OSMANLI'DA OKÇULUK


Osmanlı Okları

Türklerin 15. yüzyıldan önce kayın ağacından yapılmış oklar kullandıklarını Dede Korkud Kitabı'ndan öğreniyoruz. 15. yüzyıldan itibaren savaşlarda kullanılan okların gövdeleri kamıştan yapılmaya başlamıştır. Bu dönemde ağaç oklardan da vazgeçilmemiş, ancak kayının yerini daha hafif olan çam ağacı almıştır. Kamış hem darbelere dayanıklı hem de hafif olması sebebiyle en makbul tirkeş oku (savaşlarda kullanılan ok) gövdesi materyali kabul edilmiştir. Ok yapımında kullanılan bu bamboo kamışları Hindistandan ithal edilmekteydi ve bu tür oklar atıcıya verdikleri extra menzil avantajından ötürü menzil okçuluğu yarışmalarında kullanılmaları yasaktı.


Osmanlılar okun kısımlarını insan vücuduna benzeterek adlandırmışlardır. Ok, kirişe takılan gez kertiğinden ucuna kadar 24 eşit parçaya bölünmüş; arkadan öne doğru ilk 4 kısmına baş, başın bitimine boğaz, 11. kısma göbek, boğazla göbek arasına göğüs, göbekten 17. kısma kadar olan yere baldır, baldırdan uca kadar olan kısma ayak denmiştir.



Okun ayağına takılı olan ok ucu demirden yapılmış ise temren; kemik, boynuz, fildişi veya balık dişinden yapılmış ise soya adını alırdı. Ok gövdesinin arkasında, yani baş ve boğaz kısmındaki dümen tüyleri yelek bazen de sakal, peylek veya yün diye isimlendirilirdi.

Osmanlı Oklarının Çeşitleri

Oklar yapıldıkları malzemeye göre kamış ve ağaç oklar olarak sınıflandırıldıkları gibi, kullanım alanlarına göre tirkeş oku, talimhane oku, puta oku, menzil oku, idman ve meşk oku gibi adlar alırlardı.

.

Menzil okları ayrıca gövde biçimlerine göre ayrılırdı:

1- Kiriş endam: Okun gövdesi gezden itibaren boğaz, göbek ve baldırda hep aynı kalınlıkta devam eder, ayakta uca kadar incelir.

2- Tarz-ı has: Boğaz yeri az ince, gövde kalıncadır. Ayak çok incelmeden uca kadar gider.

3- Şem endam: Boğaz kısmı incedir, göbeğe kadar kalınlaşır. Baldırdan itibaren fare kuyruğu gibi gittikçe incelerek sonlanır.
 


TÖREN VE KURALLAR

Eski zamanlarda spor yarışmaları yapılsa da, onun disipline edilmesi yeni çağ ile beraber olmuştur.

Ok Meydanlarında talim veya yarışma için atış yapılmadan önce atıcıların, hazır bulunanları öne doğru hafifçe eğilip selamladıktan, onlara "şevkınıza!" diye hitap ettikten sonra atışa başlamaları, orada bulunanların da (kuvvet ola!) diyerek cevap vermeleri adetti. Bundan sonra atıcı oku çekerken kalbinden Allahı yadeder ve uzun bir (Yâ Hak!) diye seslenerek, yayını iki elinin bütün gücüyle çekerdi. Bu töreni, okunu atmadan önce usulü ile yapmayan atıcı, bir rekor kırsa bile muteber sayılmazdı.

Gerçek atıcı, yani bir üstaddan Küçük ve Büyük Kabza alarak menzil atmamış atıcıya, hiçbir meydanda menzil attırılmaz ve hiçbir havacı da hava yerine gidip destar bozamaz. Bu kanundur.

Küçük Kabza Alma Töreni; çırak (şakird) ustasının önünde diz çökerek durur. Üstadı sol eliyle bir yayı kabzası altından tutarak bir konuşma yaparak, kabzayı sol eliyle şakirdinin sol eline teslim eder ve sağ elindeki bir oku veya gezi şakirdin sağ eline verip usulünce çektirerek kabza almış olunur. Bu törenle Küçük Kabza alan şakird üstadından atıcılığın tekniğini, nasıl idman yapılacağını ve bir atıcıda bulunması gereken ahlaki özellikleri öğrenmeye başlar. Büyük Kabza alıncaya kadar onunla çalışır. Bir süre içinde Küçekçe yayı ile Havagezi'ni torbaya atarak idman yapar. Bu idmanlar, üstadı yeterli görünceye kadar devam eder. Üstadı yeterli görünce Ok Meydanı'na giderek Puta ve Menzil atışlarına da çalışır.

Büyük Kabza Alma Töreni: Kendisine Küçük Kabza veren üstadıyla ok atmayı meşk eden atıcı, Haki okuyla (800) geze, Yüksüvar okuyla (850) geze ve Pişrev okuyla da (900) geze atabilecek duruma gelince, üstadının da iznini alarak meydan ihtiyarlarına gidip; "İhtiyarlar, duanız ve izniniz ile Müsahık isem 900 gez menzile talibim" der. İhtiyarlar atıcının hangi menzilde duracağını, yayının ağırlığının o menzilde atmaya uygun olup olmadığını, okçusunun ve yaycısının kimler olduğunu öğrendikten sonra, başka bir engel de bulunmuyorsa atışa müsaade ederler.

Osmanlı Devleti'nin diğer kurumlarda olduğu gibi, ok atıcılarının da eskiden beri uygulaya geldikleri "Adet-i kadime"leri vardı. Ok atışları da bu eski kurallara göre yapılmaktaydı. 1682 yılında "atıcılar yasası" kabul edilince, o tarihten itibaren de atıcılar yasasına uyulmaya başlandı.
 

YASAL DÜZENLEMELER

Osmanlı Devleti'nde; yetkili, bilgili ve mütehassıs kişilerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan bir kurultay (Şüra) tarafından ele alınmış ve devrin hükümdarları tarafından tasdik edilmiş bir "Atıcılar Kanunu" (Kanunname-i Rımat) vardı. Bu ilk Osmanlı spor kanunudur. 1682 Ağustos ayına gelinceye kadar, ok atıcılarının (tirendaz) kendilerine özel yazılı bir kanunları yoktu. Buna rağmen yüzyıllardan beri uygulana gelen adet-i kadimeler kanun diye adlandırılmıştır. Atıcılar Kanunnamesi'nin yapılmasına neden olan hadiselerden birisi şöyledir: Feridun zade Mustafa Çelebi, atışın yapıldığı yıllarda (1682'den önce) Ok Meydanı yaycı esnafın eliyle yönetiliyor ve onların izniyle taş dikiliyordu. Mustafa Çelebi'ye taş dikmede zorluk çıkarılmış olmalı ki; mahkemeye başvurarak ilam (mahkeme kararı) alıp taşını dikebilmiştir.

İstanbul Ok Meydanı'nda Büyük Kabza almış, yani Peşrev okuyla 900 geze ok atmış atıcıların isimlerinin yazıldığı bir defter vardır ki buna; "Atıcılar Sicil Defteri" denmektedir. Atıcılar Sicil Defteri'ne 1682 yılından 1891 yılına kadar 3375 atıcının ismi yazılmış. Sicile en son olarak, 22 Muharrem 1309-M. 27 Ağustos 1891 günü, kabza alan altı atıcının adı yazılmış.

İstanbul Ok Meydanı ile ilgili yasal düzenlemeler içerisinde padişah fermanlarını da görmekteyiz. Bu fermanlardan tespit edilenler şunlardır: Kanuni Sultan Süleyman'ın (18 Mart 1523, 26 Ekim 1524, Ekim 1527, 30 Haziran 1546) tarihlerindeki dört fermanı. Sultan N. Selim'in 5 Ekim 1575 tarihli fermanı. Sultan III. Mustafa'nın 15 Mart 1696 tarihli fermanı, Sultan II. Mahmut'un 1819 ve Temmuz 1820 tarihli fermanı ve Sultan Abdülmecit'in Aralık 1848 ve Ocak 1849 tarihli iki fermanları.

YARIŞMA

Osmanlılarda dört çeşit okçuluk yarışması yapılıyordu:

Nişana (Puta/Buta) Atma Yarışması: İki kişi veya iki takım arasında yapılan nişanı vurma atışlarıdır. Atış yapılan yere "Sofa" denilir. Nişan genellikle sepet veya bir tahta üzerine, beyaz boya ile yapılmış çenber şeklinde olup, atış bu beyaz kısıma yapılır. Nişan tahtası veya sepet, atış yapılacak yerden (200-300) adım uzaklığa konulur. Atıcılar; oturarak, diz üstü durarak veya ayakta nişan alıp bu ipin altından atışlarını yaparlar. Nişana isabet edenler sayılır. Kimin oku fazla nişana saplanmış ise, ödülü o kazanmış olur. Nişana atışın kendine has kuralları vardır.


Darb Vurma: Genellikle tunç kalkanlara, cam bardaklara, aynalara ve tunç zillere yapılır. Bunun için özel surette yapılmış yay ve oklar kullanılmaktadır. Darb atışları, sert yayları çekmeye önem veren, Büyük Selçuklu Devleti sultanları zamanında, ordunun eğitimi sırasında yapılmaktaydı.48 Darb vurma, Padişahların yaptırdığı düğünlerde özellikle cündiler tarafından gösteri sporu olarak yapılmaktaydı. Kanuni Sultan Süleyman'ın (1534) ve (1526) yıllarında yaptırdığı sünnet düğünlerinde, bu tür darb vurma gösterileri yapılmıştı.

Menzil Atışı Yarışması (Koşusu): Menzil atışları içinde Ok Meydanları yapılmaktadır. Osmanlılar, Bursa'nın alınışıyla (1326) menzil atışlarının yapılabilmesi için "Atıcılar Meydanı" yaptırdıkları bilinmektedir. Yıldırım Bayezid, Niğbolu Savaşı'nda (25 Eylül 1396) aldığı esirlere bu meydanın toprağını kalburdan geçirtmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun hemen her büyük şehrinde Ok Meydanları bulunuyor ve buralarda ok atma eğitimleri ve yarışmaları da yapılıyordu. Ancak, menzil atılıp taş dikilmiş meydanların sayısı 38 kadardır ve her meydandaki menzil sayısı da aynı sayıda değildir. Bunun nedeni, o meydanın jeolojik durumu, büyüklüğü, çevresindeki nehir ve dağların konumu ile, o yerde esen rüzgarların yönüyle ilgilidir.

Osmanlıların menzil atışlarında taş dikme geleneğini getirmeleri ve bunun için kurallar koymaları, hiçbir millette olmayan sportmence bir buluş ve sporcuya değer veriştir. Orhan Gazi zamanından beri 500 sene sürekliliğini devam ettiren bu spor geleneğinin, atıcılarının yetişmesinde ve iyi dereceler alınmasında çok büyük tesirleri olmuştur.

Menzil yarışmaları ve menzil bozma atışları havanın durumuna göre yapılmaktaydı. Atıcı hangi hava ile atmak istiyorsa, o havanın estiği günlerde atmak istediği menzil üzerinde çalışır. Atış yapılacağı zaman, rüzgar arkaya alınır ve rüzgarın estiği yöne doğru atış yapılır. Rüzgarın yönünü belirlemek için, havaya ipek mendil atılır. Rüzgar mendili estiği yöne doğru götürür. Bu şekilde rüzgarın yönünün belirlenmesine "Dökül" denilir. İstanbul Ok Meydanı'nda atış yapılacak rüzgar yönleri (hava) şöyledir: Yıldız, Poyraz, Gündoğusu, Keşişleme, Kıble, Lodos, Batı ve Karayel.

Menzil yarışması/koşusu üç boyda yapılır. Birinci koşu (Aşağı koşu); 900 geze kadar ok atabilenler katılır. İkinci koşu (Orta koşu, Dokuzyüzcüler); 900'cülerin koşusudur. Üçüncü koşu (Baş koşu, Binciler); 1000 gezden yukarı atanların katıldığı koşudur. Dördüncü koşu (Binyüzcüler); 1100 gezden yukarı atanların katıldığı koşudur.

Menzil atışı yapmak için ihtiyarlardan izin alan atıcı, meydanın her yerinde atış yapamazdı. Çünkü, menzil atış yerleri iki bölüme ayrılmıştı. Birisi henüz 900 gezin altında atanların yani "Müstahık'ları, diğeri de 900 gezin üstünde atan sicilde yazılı atıcıların yeriydi. Müstahıklar yalnız "Ali Bali'' yerinde atış yapabilirler. Sicile kayıtlı olan 900, 1000 ve 1100'cü atıcılar ise; Tepebaşı, Hünkâr Ayağı, Parpul, Rum Yusuf, Haki Ayağı... gibi menzillerde atış yapabilirdi. Bu kurala uymayanlar cezalandırılırdı.

Menzil atışlarının yapılış amaçları: Antrenman (meşk) için, kabza almak için, yeni bir menzil açmak için, açılmış bir menzilde Baştaş'ı geçip taş dikmek için, kendi taşın ileri sürmek için ve yarışmak (koşu) için yapılmaktadır.


Atıcı, menzil bozmak/baştaşı geçmek istediği zaman, hangi menzilde duracağını önceden meydan ihtiyarlarına bildirip görüşlerini ve izinlerini alır. Atış yapılacağı gün belirlenerek, o gün ayak yerinde okçusu, yaycısı, iki ayak şahidi ve o menzilde daha önce taş dikmiş bir atıcı bulundurulur. Ok'un düşeceği Hava yerinde meydan ihtiyarlarından üç kişi bulunur, başkalarının bulunmasına izin verilmez. Bu üç ihtiyardan birisi baştaş'nı sağında biri solunda ve üçüncüsü de ilerisinde durarak oku gözetler. Atılan ok baştaşı geçerse havacılar başlarındaki dülbendleri havada sallayarak işaret verirler. Buna "Destar Bozdu" denilir. Destar bozulunca, baştaş geçilmiş sayılır ve ayak yerinde bulunanlar topluca okun yanına giderler. Atışın ve yapılan rekorun sayılabilmesi için salkı düşmemiş olması, yani okun Anataş'ın 40 adım sağ (şast) ve 40 adım solu (kabza) dışına düşmemiş olması gerektiğinden, önce bu durum belirlenir. Geçerli sayılan ok, meydan ihtiyarlarından veya atıcinin yakını tarafından, saplandığı yerden dualarla çıkarılıp atıcısının eline verilir. Menzili bozan veya taşını süren atıcının yerden çıkarılan okunun düştüğü yer belli olsun diye, oraya bir nişan konulur ve baştaştan kaç adım ileri düştüğü ölçülüp hep birlikte meydan şeyhinin yanına gidilerek durum anlatılır ve atıcı taşının dikilmesi için izin ister.
İstanbul Ok Meydanı'nda yapılan menzil atışlarında Osmanlı Padişahlarından; Sultan IV. Murad, Sultan NI. Selim ve Sultan N. Mahmut taş dikmişlerdir.

TOZKOPARAN İSKENDER Tozkoparan İskender, okçuluk tarihimizin en büyük kemankeşi sayılır. İmparatorluğun çeşitli illerinde 10 ayrı rekor kırmış ve bunların hiçbiri daha sonra aşılamamıştır. En uzun rekorunu, gündoğusu havasıyla atılan Arkurı Menzili’nde 1281.5 gezle kırmıştır. Bu 846 metrelik uzaklık, bir dünya rekorudur ve aradan yüzyıllar geçmesine rağmen halen kırılamamıştır.



Kabak atış: Spor alanının ortasına dikilmiş yüksek bir ağacın ve direğin tepesindeki kabağa, at koştururken ok atıp vurmak, Türkler'in çok eskiden beri yaptığı bir spor türüdür.Türkler gittikleri her ülkeye bu sporu götürdüler. Kıpçak Türkleri Mısır'a, Babür Şah Hindistan'a, Selçuklular İran'a ve Anadolu'ya götürüp savaş eğitimi yaptılar. Bazı şehirlerde bu sporun yapıldığı alanlara da "Kabak Meydanı" denildi. At üzerinde ok atmaya yönelik bu sporu yapmalarının tek amacı, düşmandan kaçıyormuş gibi manevra yapıp geriye ok atarak, onu vurmaya alıştırma eğitimidir.

ÖDÜLLER

Osmanlılar eski Türk geleneğini sürdürdüler. Ancak, müslümanlığın kuralları gereğince, ödül koyarak yapılan oyun ve spor yarışmalarına Osmanlı uleması da bazı yarışların bir kumar halini almaması gibi bazı kısıtlamalar getirdi. Bu nedenle menzil yarışmaları da o kurallara uyularak yapılmaktaydı.

İyi atıcılar, padişahlar ve devlet büyükleri tarafından çağımızdaki imkanlarla ölçülemeyecek derecede ödüllendirilirdi. Hatta bu ödüller yalnız ok atan atıcıya/kemankeş'e verilmez, onun okunu ve yayın yapan ustalara da verilirdi. Çünkü her rekor yapan ünlü atıcının kendisine özel yaycısı ve okçusu vardı. Bu ustalar yalnız o atıcıya ok ve yay yapar, başkasına hele o atıcıya rakip olan atıcıya yapmazlardı.

Ok yarışmalarında/koşullarında birinci gelene ödül vermek adetti. Ödül para olabileceği gibi, kumaş, koç, at, kısrak,68 havluya benzer işlemeli çevre (yağlık) vs.de olabilirdi. Kemankeşler kendi aralarında yarışırlarken genellikle küçük ölçüde bir ödül, örneğin bir yay, bir tarak koyarlardı.

Ödülün ne olduğunu, nasıl ve kime verileceğini yarış/koşu başlamadan önce kesinlikle tesbit etmek gerekmekteydi.

1710 yılında Ok Meydanı'na yapılan binişde, koşullarda birinci gelen Taberdar Mehmed'e altı altın, Kilerli Çuhadar Mustafa'ya beş altın ödül verilmiştir. 1765'de tertiplenen bir koşuda ise, dört gruptan her birine onar kuniş ödül konmuştur.

Ok atışlarınıda menzil taşı dikerek bu başarısından ötürü; Miri Alem Ahmet Ağa'nın saraydan çıktığı ilk zamanlarda, Yıldız-Poyraz havasıyla 1146 geze atarak baştaşı dikince (bu taş Ahmet Ağa'nın ilk taşıydı), Kanuni Sultan Süleyman Ahmet Ağa'ya hil'at giyindirip Ok Meydanı'nda büyük bir ziyafet vermiştir. Ayrıca yaycısını ve okçusuna da maaş bağlayıp ödüllendirdi. Yine Ahmet Ağa'ya 1271 geze ok atarak Lodos Menzili'nin baş taşının sahibi olduğundan, Gelibolu Sancağı ile Kapudanlık (Kaptan-ı Derya),ihsan edilmiştir.

Mehmet Çelebi, Hacı Süleyman Menzili'ne taş diktikten sonra, Sancak Beyliği ile ödüllendirilmiştir.

İMALAT

Okçuluğun dayandığı okçuluk ve yaycılık sanatı da uzun zaman sürümden düşmemiştir. Okçular ve yaycılar, eski esnaf kurumları arasında varlığını koruyabilmiştir. Osmanlılar, okçuluğun ve yaycılığın imalatıyla ilgili bir teknolojiye sahiptiler.

Yay yapımı: Fatih Sultan Mehmed, Yeni Saray'ı (Topkapı Sarayı) yaptırdıktan sonra, Birun cemaati içerisine yay ustalarını da almıştı. Bu yay ustalarının sayısı az olup, ayrı bir bölük olmayıp, "Cemaat-ı Silahdaran"ların arasındaydılar.

Osmanlı Devleti'nde ün yapan yay ustaları, Saray dışındaki esnaf arasından çıkıyordu. Bu ustalarını yaptığı yaylar dünyanın en iyi yaylarıydı.

Bütün yay esnafının yaptığı yaylar, o şehrin kadıları tarafından belirlenen bir fiyat üzerinden satılıyordu. Bununla beraber sanatındaki becerisiyle ün yaparak "Üstad" ve "Cihan Pehlivanı" ünvanını kazanmış olan yay ustalarının yaptığı yaylar, bu narha tabi değildi. Onlar ancak, menzil bozarak rekor yapan ünlü atıcılara yay yapar, hatta beğendiği ve taraftan olduğu atıcının rakibi çok yüksek ücret verse de o atıcıya yayını satmazdı. Yay esnafının yaptığı yayları genelde sıradan atıcılar ve hevesli gençler almaktaydı. Narlı yani belirlenen fiyat üzerinden satma zorunluluğu, atıcılık sporunu yaşatmak ve yapacakları korumak amacıyla alınmaktaydı. Ok ve yay imalinde ve satışında narlı, tahdit ve standardizasyon gibi iktisadî kaideler. sıkı bir şekilde tatbik edilmekteydi.

Osmanlı ustalarının yaptıkları yaylar, bilhassa Avrupa devletlerindeki yaylardan çok farklıydı. Osmanlı yayları ile daha uzağa atılabiliniyordu.

Yaylar kullanıldıkları yere göre: Atış yayı (tunarlı olup, menzil atışlarında kullanılır), Puta yayı (puta atışlarında kullanılır), Darb yayı (savaşta ve kütük darbında kullanılır), Temrin yayı-Haki (antrenman/idman yaparken kullanılır), Kepade yayı/Kepaze (Yeni ok atmaya başlayan gençlerin kolayca çekmesi için kullanılmaktadır).

Osmanlı ustalarının yaptıkları yaylar, tamamen ülkemizde bulunan ham maddelerden yapılırdı. Ünlü ustaların yaptığı yaylardan 200 sene hiç bozulmadan kullanılanlar olurdu.

Yay yapmaya en elverişli ağaç, Akçaağaç denilen ağacın Gerede yöresinde yetişen türü olup, gölgeli, sulak ve çayırlık yerlerde yetişenlerinden daha iyi yaylar yapılmaktaydı. Tımarlı olan menzil yayları, Haki ve Gez yayları Akçaağaç'tan, sert olması gereken Puta yayları da Kızılcık ağacından yapılmaktaydı.

Menzil atışlarında yayların boy ve ağırlığının atıcının boyu ve kol uzunluğu ile uyumlu uzunlukta olması, yaylarını ağırlığının da ok'un ağırlığı ile orantılı olması, teknik bakımından çok önemliydi. Her atıcı kendi vücut ölçülerine uygun yay ile atış yaparsa başarılı olabilirdi.

Sultan Abdülaziz zamanında (1861-1 876) ok atanların sayısı da azalmış olduğu için, yaycılık artık ustaları geçindirmez olmuştu. O nedenle yapılması çok güç ve zahmetli olan yayların fiyatı da yükselmişti. Az da olsa İstanbul'daki hevesli gençlerin yay ihtiyacını gidermek için, dış ülkelerden yay getirtip satıldığı da olmuştur.

Ok  İmalatı: Osmanlılar ilk dönemlerinde Selçuklu ve Germiyan Oğullarının ok ustalarından yararlandılar. Bursa'yı alıp devlet düzenine geçmeye başladıklarında da Karamanlılar, İranlılar ve Çerkes Kölemenlerin ok ve yay ustalarına yüksek ücretler vererek Bursa'ya getirdiler.

Ok ustaları Saray'dan başka, dışarıda da ok yapıp satan sanatkarlar bulunuyordu. Dışarıdaki okçu esnafı, Beyazıd'da Okçular Çarşısı denilen yerdeydiler.

Oklar kullanıldıkları yere göre; savaş okları, talimhane okları ve atıcı oklarıdır. Atıcıların (Kemankeş) kullandıkları oklar; Pişrev, Yeksüvar, Zergerdan, Karabatak, Haki, Ezmayiş, Puta, İbriş, Gez v.b.



Edirne ve İstanbullu ok ustaları uzun denemelerden sonra, Bayramiç İlçesi'nin Çavuşlar Köyü yakınındaki Üçler Dağı'nda yetişen çamların, ok yapımına çok elverişli olduğunu görerek, bu çamlardan ok yapmaya başladılar.

Osmanlı Devleti'nde, özel yapılan ok ve yaylar hariç, halkın kullandığı okların satış fiyatı, kadılar tarafından belirleniyordu.

Osmanlılarda okçuluk sporu, hem askerî anlamda bir eğitim ve yarışma olarak hem de sivil anlamda bir spor olarak gerilere giden geleneklere dayalı, aynı zamanda dönemin gelişmelerine açık organize görünüm sergilemektedir. Osmanlı eski gelenekleri sistemleştirerek bu spor dalında yasal, ekonomik, törensel ve finansal koşulların sağlanmasını ve bu şartlara süreklilik kazandırmasını bilmiştir. Aslında bu oluşum, Osmanlı kültüründe mevcût diğer sporları da içeren bir birikimin tamamlayıcı parçasıdır. Günümüzde pahalı bir spor olan okçuluk, Osmanlı'da imalathanesinden yarış alanına kadar bir bütünlük içerisinde yaşatılabilmiştir.